28.12.2016 12:38:15

Demokrasi, McDevlet, Sit-com, Show-Biz, Devrim ve Trump

Metin BOŞNAK Uluslararası Saraybosna Üniversitesi

‘Demokrasi' Amerikan hegemonyasının, müesses nizamının hâkim olduğu yerleri, özel ve tüzel kişilikleri ifade etmek için bir politik mecaz olarak gelişti. Doların hâkimiyet alanı, NATO'nun boyunduruğu, NATO'yla ittifak, BM'de zaten alınan kararların noterliği “demokrasi” tanımları arasındadır. Seçimler de öyle. Nasılsa, yarışan adayların iki tarafında da oynayınca, kimin kazandığı fark etmez. Çünkü aynı hegemonya, halkın sırtına vurulan heybenin iki tarafı gibidir. Yani “demokrasi” eski Yunandaki anlamından, popüler aklın anladığından çok farklı çağrışımlara sahip. Demokrasi çoğu zaman, elit bir oligarşinin kararlarını çoğunluğa seçimle onaylatma rejimi olarak işlev görmektedir. Eski Amerikan başkanlarından Jimmy Carter da bu konuya dikkat çekmişti: “Amerika” diyordu Carter, “sonsuz siyasi rüşveti olan bir oligarşidir.”

Ancak Amerika'yı nüfus olarak değil nüfuz olarak temsil eden oligarşiyi, Romantik Amerika idealiyle büyümüş olanlardan ayırmak gerekir. Amerika'da 1960'lara kadar hükümran olan WASP, sonraki dönemlerde tedrici olarak yine Amerikalı, ama beyaz olmayan, Amerikalı ama Anglosakson olmayan, seküler ve Neocon'cu da olan, hem Protestanlıktan gelen hem de Hristiyanlığın kitabı İncil'deki İsa yerine, Talmud'lardaki İsa'yı daha çok tanıyan, kimi Yahudi kimi Protestan, ama İsa'ya ya da Tanrı'ya hizmeti İsrail'e hizmet etmekle bir tutan, Amerikalı ama Amerika'dan çok İsrail'in çıkarlarını esas alan, bu uğurda muhafazakâr Yahudilerle de çatışabilen bir Siyonizm'in etkisine girdi. Ülke sermaye ve medyasıyla Amerika Birleşik Devletleri'den Amerika ve İsrail Birleşik Devletlerine dönüşmeye başladı.

1929'daki ekonomik krizden sonra Amerika'da ciddi bir servet el değiştirdi. 1930'ların Amerika'sına bu “Büyük Buhran” damga vurdu. Londra Borsasından gelen haber ve gelişmeler ülkeyi buhrana sokmuştu. Bu buhran, 1815'teki Londra Borsasında olanlar Amerika'ya taşınmıştı. Napolyon Savaşları sırasında, Londra'daki borsada el değiştiren servete benzer bir değişim Amerika'da yaşandı. Napolyon'un Waterloo Savaşını finanse edenler, rakiplerine de borç vermişler, Napolyon'un savaşı kazanacağına dair şayiaları da Londra Borsasında işlemişlerdi. Aynı mekanizma panikle gelen satışları bizzat alım yaparak ciddi bir servete kavuşmuştu.

İkisi de Londra merkezli olan finansal oyunlar Siyonist sermayenin hem katlanarak artmasına hem de sinema ve medya dâhil, başta Standard Oil olmak üzere enerji sektörü dahil toplumun her alanına girerek siyasete damga vuracak boyutlara ulaştı. Carter'in ifade ettiği de aslında işte bu “oligarşi”ydi. Nitekim yıllar sonra Carter, İsrail'in Amerika ile ilişkilerini Palestine: Peace not Apartheid adlı kitabında topladı ve Nobel Barış Ödülü almış olan Carter, Siyonist lobinin eleştiri ve davalarına muhatap oldu. Yani Amerika'nın bir eski başkanına, susması için telkinler yapılmış, kitabını CBS'in alt şirketi olan Simon and Schuster basmıştı (2006). Carter, yazdığı kitap yüzünden başkan olduğu parti Demokrat Partiden Nancy Peloci'den de eleştiriler almıştı. Kitapta yazılanlar “Demokrat Partinin İsrail konusundaki görüşlerini yansıtmıyordu.” Yani Amerika'nın 39. Başkanı Carter'ı değil, İsrail'i savunuyordu. McDonalds'ların ilki 1937'de açılmasından sonraki en ucuz hamburger Carter olmuştu.

Trump'ın Amerika'sı, Amerika öncelikli ve İsrail'e desteği ancak Amerika'ya katkısı olduğu kadar düşünebilecek bir Beyaz Saray. Yani Trump aslında, zaten ele geçmiş gördüğü bir Amerika'yı geri alma çabasında. Bu nedenle, Trump, kaybedilmiş bir Amerika'yı terennüm ederek siyasi kampanyalarını yürüttü ve Amerika tarihinde hiç olmadığı kadar, Amerikan medyasını topa tuttu, Washington'u yerden yere vurdu, “yerleşik düzeni” ve medyayı eleştirirken bunu da açıktan ve onları içerden ve çok iyi tanıyan biri olarak yaptı.

Trump'ın eleştiri oklarının hedefleri arasında büyük sermaye, medya devleri, lobiler, Washington'daki siyasi “bataklık” hatta Cumhuriyetçi Partiden sadır olan uygulama ve destekçileri vardı. Yani Bayan Clinton'a karşı değil, onu destekleyen koca bir sisteme karşı, “halkı” destek olarak gördü ve ifade etti. Trump'ın zaten zengin olması, Amerikan toplumunda ters bir etki yapmadı. Aksine, Demokrat Parti'nin zaten alt ekonomik sınıflarla alakası olmadığı yaygın bir kanaat olarak eskiden de vardı, seçimler döneminde olmaya da devam etti.

Trump iş hayatından geliyordu, o nedenle özellikle New York finansal çevrelerini çok iyi tanıyor, onların insanın “derisini yüzdüğünü” söylüyor, kendisini “satın alamayacaklarını”  söylüyor, politikacıları iyi tanıyor çünkü politikayı satın alan çevreleri ve satın alma yollarını çok iyi biliyordu. “Amerikan rüyasının” kimlerin ürünü olduğunu bildiği için, o rüyadan değil, gerçeklerden dem vuruyor, bunu yaparken siyasi doğruluk yapmadan doğrudan nobran şekilde ifade ediyor, CIA ve FBI'ın Amerika'daki rollerini iyi biliyor ve “suikast” ihtimalini göz ardı etmiyor, ancak bundan da çekinmiyordu. Siyasete kendi ve kabine arkadaşlarının para için girmediğini açıkça ifade ediyor, satın alınmayacaklarını ifade ediyor, dindarlıkların nasıl yalancılık ve sermaye avlama mekanizması olabildiğini TV'lerden ilan ediyor, medya dünyasını çok iyi tanıyordu.

Trump'ın “showman” çehresinin arkasında, Amerikan toplumunun “popüler kültür” kodlarını iyi bilen bir başkan adayı kadar TV'lerde bizzat yaptığı program yapımcısı da etkili oldu. İş adamı olarak yaptıkları yanında şovmenlik, “you are fired” türü popüler programlarda jüri üyeliği var. Spor dünyasına, müzik dünyasına, kumarhanelerin dünyasına tecrübi olarak aşina olan Trump'ın siyasette olması Forbes ve TV şöhreti olarak tanınmadan öncelerine dayanıyordu ve 80'lerde Forbes ve Ekonomist gibi dergilere kapak olan Trump, 90'lı yıllarda ciddi iflas riskleri de yaşamış, başladığı yeni iş sektörlerini elinden çıkarmış ve en iyi bildiği iş olan arsa, emlak ve inşaat işlerinde tekrar yükselmiş ve New York 5. Cadde'de tek rakip olarak Kardinal'in yönettiği emlaki görüyordu!

Trump'ın, mensubu olduğu Kilise'deki Papaz Peale ve ciddi ve sevilen bir iş adamı olan babası Fred Trump'tan aldıkları, okullardan aldıklarından fazla görünüyor. Alkış delisi olması, TV'lerde boy göstermekle beslenen, spor ve müzik, sanat dünyasından insanlarla beraber olmakla devam eden, ayrıca bir sit-com sanatçısı kadar espri diline hâkim ve kırmaktan çekinmeyen tavrı, onu sadece para düşünmeyen, şöhreti de esas alan, kendinde hayatın kurallarını, bazen Kilisesinin öğretilerine rağmen, kendince kuran, New York'un milyarder ve bankerlerine meydan okuyan Trump, seçim gezilerinde, CNN, NBC vs. bütün TV ve medya mensuplarını, “Clinton Network” diye gözlerine bakarak ve isimlerini telaffuz ederek itham eden, lafın altında kalmayan, olmadık zamanda beklenmedik esprilerle manevra alanını genişlettiği gibi, zehir gibi sözlere çikolata katmayı ihmal etmeyen, davet edildiği bir akşam yemeği ortamında da belki nobran, ama açık sözlü bir şekilde politikacılar başta, insanların riyakârlıklarını açığa vuran, bunu bohçalanmış sözlerle değil, boca edilen esprilerle yapan bir karakteri var.

Yani Trump, “gazi” başarısıyla değil, iş tecrübesi ve zekâsıyla, hatta genleriyle övünen, rakibini bir dakika olsun gardını düşürmeden saldırıları bekleyen, en üst sermayenin alttaki uzantılarını çok iyi okumuş, medya, siyaset, faiz ve politika lobisi ilişkilerini çok iyi pratikten bilen, açık ithamla ifade etmese de Irak, Suriye ve Afganistan'da Amerika'yı 5 trilyon kayba uğratan nedenleri sorguluyor. Amerikan halkına yaramadığını söylediği bu savaş ve işgallerin kime yaradığını düşündürtüyor ve Siyonist İsrail emrinde bir Amerikan politikası arzulamıyor, bazı ülke ve kişilerin yaptığı milyonlarca dolarlık seçim bağışlarını kabul etmediğini isim vermeden açıklıyor, Meksika ve Çin'e ve Transatlantik Ticaret Anlaşmasının Amerika aleyhine olduğunu, bazılarını iptal edeceğini, bazılarını Amerika lehine olacak şekilde devam ettireceğini, vergilendirme ve tarifelerde değişikliğe gideceğini ve resmen başkan olduktan sonra bir yıl daha Washington'a yerleşmeyip, New York'ta yaşayacağını ifade ederken şüphelerini açığa vuruyor.

Trump kabine üyelerini ya emekli “Amerikancı” askerlerden ya da bizzat iş ve finans dünyasından insanlar arasından seçerek de ayrı bir yaklaşım sergiliyor, neo-conlara mesafeli, onların sızma çabalarını kolluyor. Trump Amerikan halkına da “köhne”leşmiş dediği, havalimanları, otoyollar, alt yapı ve yeni iş inşaatlar sözü verirken, reel ekonomi ve yeni iş imkânları üreteceğini taahhüt ediyor, Amerika'nın özellikle Obama-Clinton ikilisi sayesinde düşen milli ve başkanlık prestijini yükselteceğini ifade ediyorken, kendine para ve siyaset konularında önemli değişimler isteyen Lincoln ve Kennedy'i referans kılıyor ve aslında Amerika'nın siyasi büyüklüğü açısından, belki showmen tavrı, gösterişi sevmesi haricinde, Harry S.Truman'ı ve andırıyor. Truman, belki tevazuu haricinde, plan proje ve İsrail'e tavrında en belirgin sabık Başkan olarak karşımıza çıkmaktadır. Dahası, Trump aktif politikaya yeni, ama İsrail devletini tanımada eski. Kızının Yahudiliğe dönmesi ve damadının Yahudi olmasını sıkıntı görmüyor, muhtemel “anti-semitik” eleştirilerine karşı en iyi koz olarak onları ve çalıştırdığı Yahudileri anlatıyor. David Duke gibi, anti-Siyonistlerin Trump'ın yanında yer alması, Trump “Siyonistlere ne verirse versin, onları mutlu edemeyecek. Onları İsa mutlu edemedi ki!” türünden eski defterleri açması da bu seçimin cüretkâr boyutlarından oldu.

Trump'ın İran nükleer anlaşmasını Amerika aleyhine olduğu inancıyla iptal etmesi kuvvetle muhtemel. Ona göre, Amerika'ya dönen bir yararı yok. İran'ın ve bölge ülkelerinin istikrarını bozmaktan yana değil çünkü Amerika'ya yararı yok. Kime yararı olduğunu ise, görüyor ama çok da açıktan ifade etmiyor. CIA'e hiç güvenmiyor, CIA briefinglerini, eleştirilere rağmen dinlemedi bile. CIA'nin Amerikan halkını 9/11 konusunda, Saddam'ın “kitle imha silahları” konusunda kandırdığına inanıyor. “Peki, Trump kimden bilgi alacak?” korkusu Amerikan medya ve siyasetinde tartışmalar arasında. Washington'daki “bataklığı” kurutmaktan bahseden Trump'ın sadece siyaseti değil, CIA ve Pentagon'u da hedefinde nişanladığı açık. Ve “onlara” karşı “halkı” sahaya çağırdığı da diğer önemli konu. Onun askeri savaş yerine, ekonomik savaş vereceği, bunun dış ticarette Amerika'yı önceleyen, içerde yatırım ve altyapıyı esas alan bir yol haritası var.

Trump, Amerikan siyasetindeki iki ana eğilim olan, “kendini dünyadan izole eden” ve “dünya çapında müdahaleci” tavırdan ikincisini tercih edeceği çok aşikar. Kendi dönemini Amerika'nın kendine, sanayi, ekonomi, sınır güvenliği, alt yapı yenilemesi ülke çapında, ama saldırı olmadıkça Amerikan askerini dışarıda konuşlandırmayacak bir anlayışa sahip.

 

YARIN: Genetik ve Siyonist Hanedanlıktan Popüler Demokrasiye